Küreselleşmenin sonu mu?

Pandemi ile yaşanan ve başta sağlık sektöründe kendisini hissettiren tedarik krizi, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın tetiklediği gıda krizi gibi sorunlar, küreselleşme olarak adlandırılan sürecin sonuna gelinip gelinmediği tartışmalarını yoğunlaştırmaktadır. Bunun geçici bir şok ya da nihai bir son olup olmadığını anlamak içinse son 40-50 yıldaki küresel ekonominin ilerleyişine ve yarattığı sorunlara bakmak gerekmektedir.

Covid-19 salgınının başlarında sağlık ürünlerinde ve salgının ilerleyen günlerinde çok daha geniş bir ürün yelpazesinde kendini gösteren tedarik krizi ile Rusya-Ukrayna Savaşı’nın tetiklediği gıda krizi, küreselleşme olarak adlandırdığımız sürecin sonuna gelip gelmediğimiz ile ilgili tartışmaları yoğunlaştırmıştır. Burada sorulması gereken, geçici ve olağanüstü şoklarla mı, yoksa sürecin en başından beri içinde taşıdığı çelişkiler ve yapısal problemlerin ortaya çıkardığı kaçınılmaz bir son ile mi karşı karşıya olduğumuzdur. Bu bağlamda, son 40-50 yıldaki işleyiş biçimi ile küresel ekonominin sürdürülebilirliği bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Küreselleşme sürecinin en önemli bileşenlerinden biri, üretimin eski bütüncül üretim yapılarından parçalanmış ve dünya üzerine dağılmış bir yapıya geçişidir. 1970’lerdeki petrol krizi, altın standardının terki, gelişmiş ekonomilerde yükselen işçi maliyetleri ve şirketlerin kârlılık krizi gibi etkenler 1970’lerin ortalarından itibaren önemli değişiklikleri tetiklemiştir. Merkez ülkelerin çevre ülkelerden gelen ham maddeyi ürüne çevirerek diğer merkez ve çevre ülkelere sattığı ekonomik sistem yerini, üretimin parçalandığı ve tüm dünyaya yayıldığı bir sisteme bırakmaya başlamıştır. Gelişmiş ülkelerdeki birçok firma; artan işçi maliyetleri, yüksek vergiler ve çevre düzenlemelerinden kurtulmak ve kârlılıklarını artırmak amacıyla emek yoğun sektörlerden başlayarak üretim (ve zamanla diğer) faaliyetlerini gelişmekte olan ülkelere taşımaya başlamışlardır. 1990’ların başında Komünist Blok’un dağılmasını takiben birkaç istisna hariç bütün ülkeler bu yeni sisteme dahil olmuş ve sermayenin yüksek hareketliliği, liberal ekonomi politikaları, finansallaşma ve piyasalaşmanın hakim olduğu bir küresel ekonomi ortaya çıkmıştır.

Original caption: Where The Blame Lies. Judge (to Uncle Sam)–“If Immigration was properly Restricted you would no longer be troubled with Anarchy, Socialism, the Mafia and such kindred evils!” 1891

GELİR ADALETSİZLİĞİ KÜRESEL EKONOMİNİN SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİNİ TARTIŞMAYA AÇTI

Sürdürülebilirlik çok boyutlu bir kavram olsa da küreselleşme bağlamında öne çıkan iki boyutu toplumsal eşitsizlikler ve çevresel etkilerdir. Toplumsal eşitsizlikler açısından karşımıza çıkan ilk olgu küresel ekonominin istihdam yapılarına olan etkisidir. Ekonomi ve üretimin küresel bir boyut kazanması ile gelişmiş ülkelerde Keynesçi politikalar ile müreffehleşen ve altın çağını yaşayan mavi yakalı işçi sınıfları ortadan kaybolmaya başlamıştır. Gelişmekte olan ülkelerde ise emek yoğun sektörlerden başlayarak sanayi istihdamında önemli büyümeler olmuştur. Fakat sermayenin hareketliliği ve küresel rekabetin ortaya çıkardığı maliyetleri düşük tutma baskısı bu ülkelerde batıdakine benzer müreffeh işçi sınıflarının ortaya çıkmasını engellemiştir. Bu durum, büyüyen küresel ekonominin ortaya çıkardığı fazlanın paylaşımında çalışanların aleyhine bir asimetri ortaya çıkarmıştır. Gelir dağılımı ile ilgili hesaplamalara bakıldığında 1970’lerden bu yana gelişmiş ülkeler dahil olmak üzere gelir dağılımında ciddi bozulmalar yaşandığı ve gelir adaletsizliğinin arttığı görülmektedir. Bu durum ciddi toplumsal ve siyasi problemlere yol açmış ve bu haliyle küresel ekonominin toplumsal sürdürülebilirliğini tartışmaya açmıştır. İktisatçı Branko Milanovic’e göre, 2008’deki küresel ekonomik krizin arkasında yatan en önemli sebep, ekonomik büyümeden istediği payı alamayan orta ve alt sınıfların en tepedeki yüzde 1’de oluşan fazla kullanılarak borçlandırılması ve sorunlarının bu şekilde çözülmeye çalışılmasıdır. Yine birçoklarına göre Arap Baharı, Brexit, Donald Trump başta olmak üzere popülist siyasetçilerin güç kazanması ve yükselen yabancı ve göçmen düşmanlığı gibi olgular küresel ekonominin ortaya çıkardığı asimetriler ile ilişkilidir.

Çevresel etkilere baktığımızda da küresel ekonominin yapısı ve işleyişinin olumsuz etkilerini görmek mümkündür. Küreselleşme sürecinin başından beri ekonomik faaliyetlerini merkez ülkelerden çevre ülkelere kaydıran firmaların en önemli motivasyonlarından biri merkez ülkelerdeki çevresel etkilerle ilgili katı düzenleme ve uygulamalardan kurtulmak olmuştur. Ekonomik gelişmişlik düzeyi düşük ve devlet kurumları görece daha zayıf ülkelerin hareketlilik kabiliyeti yüksek olan küresel firmalar karşısında pazarlık ve yaptırım güçleri merkez ülkelere göre çok daha düşüktür. Küresel rekabetin ortaya çıkardığı maliyetleri düşürme baskısı ise çevresel sorunların göz ardı edilmesine sebep olmaktadır. Gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere çöp ve zehirli maddeler içeren hurda ihracatı gibi olguları bu bağlamda değerlendirmek gerekmektedir. Küreselleşmenin etkilerine bir diğer örnek ise tarımda yerel ihtiyaç ve iklim koşullarına uygun ürünler yerine gelişmiş ülke pazarlarında talep gören ürünlerin tercih edilmesidir. Su fakiri bölgelerde yüksek su tüketimi gerektiren ürünlerin üretilmesi yer üstü su kaynaklarının yerel halkın aleyhine ve ihracat sektörlerinin lehine kullanılmasına ve yeraltı su kaynaklarının da sürdürülebilir olmayan şekilde tüketilmesine sebep olmaktadır. Burada değinilmesi gereken bir diğer sektör ise turizmdir. Yapılan araştırmalar genelde yüksek gelirli ülkelerden gelen turistlerin günlük ortalama su kullanımının yerel halkın ortalama kullanımının beş ile 10 katı arasında olduğunu göstermektedir.

Etkilerini hep beraber tecrübe ettiğimiz küresel ısınma ve kuraklıklar artık çok ciddi toplumsal sorunlara da yol açmaktadır. Ekolojik göç olarak da adlandırılan çevre ve iklim sorunları kaynaklı göçün önümüzdeki yıllarda daha da artacağı ve ulusal ve uluslararası sorunlara yol açacağı sıklıkla dile getirilmektedir.  

Sadece ekonomik liberalleşmeye yoğunlaşan ve sosyolog Gary Gereffi’nin ifadesi ile kolaylaştırıcı yönetim olarak nitelendirilen anlayış ile devam edilmesi mümkün değildir. Küresel seviyede düzenleyici yönetim veya iş birliği mekanizmalarının hayata geçirilmesi ve paylaşımcı politikaların göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Aksi takdirde birbiri ardına kendini gösteren ve giderek derinleşen ve hiçbir ulus devletin tek başına baş edemeyeceği krizlerle yüzleşmeye devam edeceğimiz unutulmamalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir