Kadınlar Eşitsizlik Labirentinden Çıkmak İçin 136 Yıl…

KADINLAR EŞİTSİZLİK LABİRENTİNDEN ÇIKMAK İÇİN 136 YIL DAHA MI BEKLEYECEK?

 

Kadınlar, her yıl 8 Mart’ta sosyalist bir eylem sonucu canlarını siper ederek kazandıkları bugünü anmak için asırlar süren bir mücadele verdi ve bu mücadele hâlâ devam ediyor. Peki, bir an oturup düşündüğümüzde, dünyanın hemen her yerindeki kadınların hakları için mücadelelerinin devam ediyor olması, mantığa meydan okumuyor mu?

Sanayi devriminden sonra, 1830’lu yıllardaki ilk kadın grevi Amerika’da “Lowell Fabrikası Kızları Grevi” olarak tarihe geçti. Fabrikada 12-30 yaşları arasındaki kadınlar, yaklaşık 14 saat ve erkek işçilerin yarı ücretine çalıştırılıyordu. Fabrika içinde pansiyonda kalan kadınlar, ağır şartların başka bir alanda gelişmelerine imkân bırakmamasından yakınıyordu. Dönemin “Endüstrinin Sesi” dergisine konuşan bir kadın işçi, “Günde 14 saatlik çalışma, işçilere tarih, felsefe, bilim öğrenmeye fırsat vermemektedir” ifadesini kullanmıştı. Kadınlar, 1834 yılında ücretlerinde indirim istenmesi ile greve giderler ama başarılı olamazlar. Yaklaşık 10 yıl sonra 1845’te ise ABD’de kadınların ilk birliği olan “Lowell Kadın İş Reform Örgütü” kurulur. Kadınlar artık seslerini duyurmaya başlamışlardır. 1857 yılında New York’ta 40 bin tekstil işçisi greve gider. Olaylar sırasında bir fabrika yangınında 129 kadın işçi hayatını kaybeder ve o gün günlerden 8 Mart’tır. Ancak kadınlar pes etmez. Grevlerine, eylemlerine farklı şehirlere ve ülkelere sıçrayacak şekilde devam ederler ve önemli haklar elde etmeyi başarırlar.

Aradan geçen 120 yıldan sonra Birleşmiş Milletler 1977 yılında yaptığı oylamada 8 Mart’ı dünya kadınlarına armağan ettiğini duyurur.

 

EŞİTSİZLİK FARKI AZALMIYOR, BÜYÜYOR!

Kadınlar, her yıl, 8 Mart’taki sosyalist bir eylem ile kazandıkları Dünya Kadınlar Günü’nü kutlamak için asırlar süren bir mücadele verdi ve bu mücadele hâlâ devam ediyor. Peki, bir an oturup düşündüğümüzde, dünyanın hemen her yerindeki kadınların hâlâ hakları için mücadele ediyor olması, mantığa meydan okumuyor mu? İnsanlar uçmada uzmanlaştı, ayda yürüdü, interneti buldu ve Mars’ı kolonileştirmek için uğraşıyor ancak kadınlara kendi bedenleri hakkında karar verme, şiddetten kurtulma, eşit işe eşit ücret, istediği işte rahatça çalışabilme konusunda garanti sunulamıyor. Üstüne üstlük aradan geçen onca zamana rağmen eşitsizlik farkı azalmıyor, büyüyor.

Daha iyi bir gelecek için el ele versek, bu eşitliği belki daha kısa sürede yakalayabiliriz ama onun yerine aradaki uçurumu sürekli büyütüyoruz. Dünya Ekonomik Formu’nun Küresel Cinsiyet Eşitliği Endeksi Raporu ilk defa 2006 yılında yayınladı. Rapor; ekonomi, eğitim, sağlık ve politika alanlarında ülkeler arasındaki cinsiyet eşitsizliğini karşılaştırıyor. Bugün itibarıyla 156 ülkenin yer aldığı rapora göre; mevcut uçurum hızı göz önünde bulundurulduğunda dünya çapında, tüm kategoriler arası, tam toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için 136 yıla daha ihtiyaç var. 17 yıl önce bu süre yaklaşık olarak 100 yıldı. İzlanda’nın cinsiyet eşitliğinde en güçlü ülke olarak yer aldığı son raporda Türkiye, 133’üncü sırada yer alıyor. Ekonomik katılım ve fırsat eşitliğinde 140, eğitimsel kazanımlarda 101, küresel cinsiyet eşitsizliği endeksinde 133, sağlık ve hayatta kalmada 105 ve siyasi güçlenme noktasında 114’üncü sırada yer alıyoruz. Maalesef, ülke olarak bizim gidecek daha çok uzun yolumuz var.

ANNELİĞİN KUTSALLIĞI, ANNELİK CEZASINA MI DÖNÜŞÜYOR?

Noah Harari, Homo Sapiens’de; “İnsanlar her yerde kendilerini erkekler ve kadınlar olarak ayırdılar ve neredeyse her yerde erkekler daha iyi durumdaydı. MÖ 1200’lerden kalma en eski Çin yazılarından bazıları kehanet için kullanılan kemiklerdir. Bunlardan birinin üstüne şu soru kazınmıştır: ‘Hao Hanım’ın doğumu şanslı olacak mı?’ Jiayin gününde çocuk doğdu. Şanssızlık. Bir kızdı…” ifadelerini kullandı.

Kısaca, antik dönemlerden bugüne kadar elde edilen bilgilerden ve bulgulardan görüyoruz ki, kadının adı hiç olmamış, olmaya başladığı dönemde ise ikinci planda kalmış.

Evet, kadınla erkek arasındaki bazı kültürel, yasal ve politik farklılıkların, cinsler arasındaki biyolojik farklardan kaynaklandığı bir gerçek. Çocuk doğurmak her zaman kadınların görevi olmuştur çünkü erkeklerin rahimleri yoktur. Ancak bu evrensel gerçekten yola çıkarak her toplum, biyolojiyle ilgisi olmayan kültürel fikirleri ve normları katmanlar halinde yavaş yavaş biriktirdiler. Toplumlar erkeksilik ve kadınsılığa, genellikle ciddi biyolojik temeli olmayan çeşitli özellikler atfettiler.

Neyi biyolojinin belirlediğini, neyin insanlar tarafından biyolojik mitler kullanılarak haklı çıkarılmaya çalışıldığını nasıl bilebiliriz? Bunu anlamak için önemli kurallardan biri, “Biyoloji izin verir, kültür engeller” kuralıdır. Biyoloji kadınların çocuk doğurmasını sağlarken, bazı kültürlerse kadınları bu olasılığı fark etmeye zorlarlar. Bu durum, bugün kadınların çalışma hayatında da karşısına sıkça çıkan ve elenmesine sebep olan bir durum.

Ancak çocuk yapabilmesinden öte sadece kadın olması bile yeterli dezavantajlar için. Kadınlar ücretli işlerde ayrımcılıkla karşı karşıya kalıyorlar.

Eşit işe eşit ücret için asırladır verilen mücadele hâlâ daha sona ermiş değil. Birleşmiş Milletler’in kadın birimi “UnWomen”ın verilerine göre, dünya çapında kadınlar, erkeklerin kazandığı her bir dolar için 77 sent kazanıyor. Yine BM’ye göre, küresel olarak cinsiyetlerde ücret eşitsizliği oranı yüzde 22 ve kadınlar çocuk sahibi olduğunda ücret eşitsizliği artarak, annelik cezasına dönüşüyor. Erkekler ve kadınlar arasındaki bu gelir eşitsizliği ömür boyudur var ve bu sebeple çok fazla kadın yoksulluğa emekli oluyor.

Kadınların uğradığı haksızlıklar ve uğraşmak zorunda kaldıklarının listesi hepimiz biliyoruz ki uzun; ev yükünün büyük oranda onun omuzlarında olması, çalışan annenin çocuk bakımı, cinsiyete dayalı mobbing, şiddet, cinsel taciz, cam tavan sendromu ve sosyal pek çok haktan yoksunluk…

Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı ve Kadının Statüsü Komisyonu İcra Direktörü Phumzile Mlambo–Ngcuka, 16 Haziran 2015 tarihli bir toplantıda Birleşmiş Milletler’in 2030 yılı vizyonunu “Cinsiyet eşitliğinde 50/50 dengesine ulaşıldığı bir dünya” olarak dile getirdi. Bu kadının, Phumzile Mlambo–Ngcuka’nın arzusu, tüm dünya kadınların arzusu. Öte yandan tüm yazılanların sonunda bu arzunun yeni olmadığını da biliyoruz. Mücadele de yeni değil. Ancak yorulmak da yılmak da yok. Eşitliği sağlamak için yılmamak lazım. Ve asıl atlanmaması gereken, kadınların bunu sadece kendileri için yapmadığı, tüm toplum için yaptığı. Çünkü ortaya konan araştırmalardan da biliyoruz ki, kadın ile erkeğin ele ele verdiği gün gezegen ve toplumlar daha sağlam ilerleyecek.

Daha güçlü yarınlar için mücadeleyi bırakmayan tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun!

 

+++ara spot+++

BM’ye göre, küresel olarak cinsiyetlerde ücret eşitsizliği oranı yüzde 22 ve kadınlar çocuk sahibi olduğunda ücret eşitsizliği artarak, annelik cezasına dönüşüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.